Selçuk Baran - Ceviz Ağacına Kar Yağdı - Kitapozet
Ceviz Ağacına Kar Yağdı

Selçuk Baran – Ceviz Ağacına Kar Yağdı

Ceviz Ağacına Kar Yağdı

Ceviz Ağacına Kar Yağdı, bir toplu öyküler kitabı. Haziran, Anaların Hakkı, Kış Yolculuğu, Tortu, Yelkovan Yokuşu, Arjantin Yolcuları, Porselen Bebek adlı öykü kitaplarının toplandığı bir büyük yapıt. Selçuk Baran’ı, öykücülüğümüzü, öykücülerimizi, değerlerimizi tanımak açısından çok önemli bir kazanç bu kitap. Bu yazımızda Selçuk Baran ve Ceviz Ağacına Kar Yağdı’ya ayrıntılı olarak değineceğiz. Kitaplar alıntılar yapıp kitabın hikayesini anlatacağız.

Selçuk Baran’ın toplu öykülerinin yer aldığı Ceviz Ağacına Kar Yağdı, Yapı Kredi Yayınlarından yeni bir baskı yaptı. Kitabın tanıtımından önce Selçuk Baran kimdir eserleri nelerdir kısaca tanıtalım.

Selçuk Baran Kimdir

Selçuk Baran 1933 yılında doğmuş ve 1999 yılında hayatını kaybetmiş. 1968 yılında Yeditepe’de yayımlanan ilk öyküsü “Çocuğun Biri”nden ölümüne kadar yazmış olduğu kitaplarıyla edebiyatımız unutulmaz isimlerinden. Onu sadece yazdıklarıyla kitaplarıyla değil, yaşamının son yıllarında inat ederek susmasıyla da tanıyor edebiyat çevreleri.

İlk kitabı Haziran ile 1973 yılında Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü, Bir Solgun Adam ile 1974 yılında Milliyet Yayınları Roman Yarışması mansiyon ödülünü kazanmış Selçuk Baran. Anaların Hakkı ile 1978 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı Adnan Özyalçıner’le birlikte almış. Bozkır Çiçekleri ile 1979 yılı Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda mansiyon ödülünü almış. Selçuk Baran’ın son iki kitabı Arjantin Tangoları 1992 yılında ve Porselen Bebek 1996 yılında yine Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmıştı.

Ceviz Ağacına Kar Yağdı ‘nın Özeti

Ceviz Ağacı’na Kar Yağdı, yazarın 1972  TDK ödülünü aldığı ‘Haziran’ adlı kitabında yer alan bir öykü. Öyle güzel bir öykü ki toplu öykülere adını vermiş. Haziran, haziranda üşüyenlerin kitabı. Silik kalmış, ancak içlerindeki yaşama umudunu tüketmemiş, bir anlığına da olsa yaşamı değiştirmeyi denemiş insanların öyküleri demek de olası bir bakıma.

Bu yazı, ancak bir kitap üzerinde durmamıza izin verecek. Oysa Baran’ın toplu öykülerinde, yukarıda da değindiğimiz gibi daha altı kitap var. Yazarların, üniversitelerin Selçuk Baran üzerine derin çalışmalar yapması gerek. Okuduğumuzda hiçbir tat almadığımız, hiçbir şey öğrenmediğimiz, önümüzde tek bir kapı bile açmayan tatsız tuzsuz onca kitaba övgüler yağarken, Selçuk Baran yapıtları kuşkusuz çok daha fazlasını hak ediyor.

Haziran, pek çok başlık altında değerlendirilebilecek çok katmanlı öykülerden oluşuyor. Toplumsal çözümlemelerin yanında, öykü kişilerinin de usta cümleler aracılığıyla derinlerine inebiliyoruz. Her şey birbirine, altı çizilmemiş, gözümüze sokulmamış ince bağlarla bağlı. Umut ve umutsuzluk, çaresizlik ve değişim isteği, bugün ve yarın, ev ve sokak…

Yaşar Kemal’in hayatını ve eserlerini okumak isterseniz burayı tıklayabilirsiniz.

Verili, durağan yaşama başkaldırı…

Selçuk Baran, hayatı kavrayan öykülerin yazarı. Edilgen, durağan yaşamlardan sıyrılmanın pırıltısını içinde taşıyan insanlar çıkıyor hep karşımıza. Yoksulluk, çaresizlik, bir ‘daireye’ sıkışıp kalmak yazgı olmuyor. Bazen çevresindeki duyarsızlık duvarına karşın, “Yalnız kendi bildiği bir öyküyü yaşayan, suskun” kahramanlardır onun kahramanları.

Öykü kişileri yaşamı değiştirmeye çalışıyor. Selime gibi (Işıklı Pencereler). Henüz on sekiz yaşında olan Yusuf, gibi (Islık). Ceviz Ağacına Kar Yağdı ’nın kadını gibi. Zambaklı Adam, gibi. Herkes yaşamı değiştirebilir çünkü. Her yaşta. Kadın ya da erkek.

“Zambakların hafifçe bükük boyunlarına karşın, dimdik duruşlarında bir başkaldırma da yok değildi ya…” (Zambaklı Adam, s: 65)
Tekdüze yaşamlara boyun eğenler silinip gidiyor. Çok güzel bir kadın da olsa. “Baktım, boynu eskisi gibi dimdik değildi. Gözle görülür biçimde eğilmişti.” (s: 71)
“…sokaklarda  bir baş kaldırıyı sürdürür gibi yan yanayız.” (s:68)

Bütün öykülerin etkileyici bir derinliği var. İçlerinden sıyrılıp yürüyemiyorsunuz hemen. Ardınızda bırakmanız o kadar kolay değil. Çünkü yazar, yarattığı öykü evreniyle sizi öyle bir sarıyor ki… Yeni bir yola çıkmayı, öyküyü, öykü kişilerini çabucak bırakmayı istemiyorsunuz. Bitirdiğiniz öyküyü yeni baştan, üstelik de hemen okumak gibi bir isteğe kapılabiliyorsunuz. Ya da onunla bir süre daha kalmak gibi… Düşüncelerinizde. Yüreğinizde. Takılıp kalıyorsunuz işte. Ve ne iyi ki, bir neden hep var direnmek için. “Çünkü o çiçek de bir silahtır aslında.” Yaşam koşullarının ağırlığına olduğu kadar, tekdüzeliğine, anlamsızlığına da direnen, başkaldıran insanları yazmış Selçuk Baran Haziran’da. Günlük yaşamın kaygıları arasında farkında bile olmadan yaşamı sorgulamak. Bir şey aramak. Çıkış. Bu, çoğu kez sokağa çıkış olarak çıkıyor karşımıza. Evlerden, iş yerlerinde sokağa… Ve sokağa çıkmak bir sevince, bir şenliğe dönüşüyor giderek.

Sokaklar… Sevinçler…

Selçuk Baran öykülerinde ‘sokak’ önemli bir izlek. Yaşama kapı açan öyküler onun öyküleri. Ev içlerinde, odalarda, iş yerlerinde bir gölge gibi soluk silik yaşayan, tozlanan insanların evlerini, kapılarını, yüreklerini sokağa açıyor. Sokaklarda hayat var. İnsanlar, saksılarda çiçekler, bahçelerde ceviz ağaçları, parklarda ağaçlar, ağaçlarda çığlık çığlığa kuşlar…

Öykülerde sokaklar öykü kahramanlarını hep dışarı çağırıyor. Hayatı yeğleyenlerin yeri, “insanları sindirip büyüklü küçüklü paketler halinde dışarı veren yapılar” değil, kesişen, kesişmeyen sokaklar, daralan, genişleyen, merdivenli, merdivensiz, ucunda denizin ya da ‘soluk, ince bir çizgi gibi göğün’ göründüğü yokuşlar… Hayatın zenginliği evlerde değil, sokaklarda beliriyor.

‘Sokaklarda’nın Günayla’sı bunun farkında bir genç kız. “Hep mavilerle çizik çizik inen bahar yağmurları bekler.” Ama duyarsız, kurduğu düzene ait olmuş bir adama kapılıp gitmiştir bir şekilde. Bir gece, elinden tuttuğu adamı kentin kalbinin attığı sokaklara, gizlere götürürken, adam ona bakıp, “Senden hiçbir zaman yaldızlı bozkır gecelerine sarınıp yanımda uyumanı istemeyeceğim.”  diye düşünür.

Diğer yanda Selime, “Dışarının burnuna deniz ve yosun kokuları getiren soğuk havasını içine çekince” rahatlar. “Lambaların tükenik ışıkları altında sokak, karanlık ve tenha” uzansa da… Çünkü, “…şu dar, kaldırımsız sokağı da aştı mı, soğuk rüzgarın yaşlarla doldurduğu gözleriyle buğulu buğulu görünen o renk, ışık, ses dünyasına, insanların dünyasına”ulaşacağını bilir. Ve işte orada onu bekleyenler: “Bütün yüzler sevinçliydi. Hatta bir yerlerden müzik sesi bile geliyordu.

Tabii canım… Müziksiz olmazdı ki!…Bütün bu insanlar da öyle güleç yüzlüydüler  ki, Selime hepsini ayrı ayrı seviverdi.” Öykü kahramanı, sokaklarda içine düştüğü o rengarenk, müzikli insan kalabalığına karışınca kendi kendinin de farkına varır ve kendi içine uzanır: “Öyle uzaklara gitmek gerekli değildi. Her şey şuracıktaydı. Geri gelmiş gençliğinden bir şeyler saklıydı içinde.” (Işıklı Pencereler, s: 40)

Görselliğin bazen şölene dönüştüğü öykülerde Selçuk Baran, bir sinema filmi gibi İstanbul’un fenerlerle, yokuşlarla, eski evlerle süslendiği, denizin soluğunun duyulduğu sokaklara sokuyor bizi. Bu sokaklarda, “iki eski ev, cumbalarının hizasında eğilmiş, karanlıkta baş başa vermiş dedikodu eden kocakarılar gibi harap ve uğursuz’ görünebilir. Ama hemen hiç beklemediğimiz bir anda da “Yokuşun ilerisinde, alttan vuran buğulu ışıkta –aşağılardan aydınlık bir yol geçiyor olmalıydı -iyice bir seçilen kuru dalların, manolya yapraklarının, bahçe parmaklıklarının arasından, zaman ötesi bir dere dibinde kımıldanan, sallanan, dönen yosun kümelerinin kırmızılı, siyahlı, yeşilli loşluğunda deniz”i gösteriyor. Günayla’nın kendi öyküsünü yazan gözlerinin izini sürerek. (Sokaklarda, s:62)

Sokaklar güzeldir. Sokakları anlatan cümleler ise o kadar güzel ki… Birkaçını burada alıntılamadan geçemeyeceğim:
“Ötede bir fenerin soluk ışığı sokağın yarısına dek yayılıyor, evlerin diplerine kederli gölgeler seriyordu.” (s:61)
Bakın, ne güzel bir sokak. Hadi canım somurtup durmasanıza. Sizi sevindirmek de ne zor!” (Sokaklarda, s:60)
“Arka sokakları iyi bilirim ben. Çeşmeleri ve fenerleri yüzünden…” (Sokaklarda, s:61 )
“Ama sokakların kapısı yoktur. Ve işte duvarsız, kapısız, öyle olduğu için de insana kısır bir sonsuzluk duygusu veren sokaklarda…”  (Zambaklı Adam,  s:68)

“Bir ayıbımız olmasa örtünmeyiz böylesine. Kapılar kilitleniyor. Zincirler çekiliyor. Şimdi de kat kat perdeler. (Leylak Dalları, s:123)
Ve bir gece, bir sokakta öpüşmek bu kadar güzel anlatılabiliyor: “Ama ben seni öptüm ve ağzının içinde denizlerin uğultusunu duydum.” (Sokaklarda, s:63)

Bir de yazarın öykülere sakladığı, yaşama durmadan göz kırpan sevinçler var.
Bazen biri, “Cam parçalarında gizlenen sevinci anlar anlamaz” peşine düşer, bazen ıslıkla seslendirilen bir ezgide belirir sevinç. Komşunun penceresinden sızan ışıkla geldiği de olur. Dallardan yapraklar gibi sarkan kuşlarda, bir ceviz ağacında, sokakların kalabalığında, evlerin dizilişinde, yokuşlarda, inişlerde karşınıza çıkıverdiği de. Selçuk Baran için sevinç önemli, çok önemli. “Denenmemiş bir sevincin yaratıcısı olmak” da…(Islık, s:77)

Toz…

Haziran’daki öyküleri bir ölüm üşümesi, soğukluğu birleştiriyor görünse de, aralarında ince ince örülmüş başka bağlar da var. Toz gibi… Boyun eğmemek gibi gibi… Pembe ve… Önünüze çıkıverdiğinde sizi şaşırtan sevinçler gibi. Öykü kişilerinin dünyalarında ‘toz’ önemli bir yer tutuyor. Bazen bir evin odalarında korkutucu biçimde çoğalan, her yeri işgal eden, ‘Tozlu, yapışkan böcekler gibi duvarları ve yerleri kaplayan…” kitaplarken; bazen “Güneş ışığında uçuşan o bin renkli toz parçacıklarından birini avucuna almış gibi” oluyor öykü kahramanı. Ve “Tut onu,” diyor kendi kendine, “Tut onu, sımsıkı, sakın bırakma.” ( C.A.K.Y, s:48)

Bir öyküde, “Ta ötelerdeki düzlükleri çevreleyen tepelerden kopup gelen rüzgar her şeyi ince bir toz tabakasıyla kaplar” (Tuba, s: 100)
Başka bir öyküde, “Sonra şaşkınlıktan olacak, kauçuk ağacının yapraklarına doğru üfledi. İnecik tozlar ayaklı lambanın ışığında yayılıp dağıldılar.” der.
“Ayrıntıları, özellikleri yeni yeni inmeye başlayan sisle birlikte, yüklü akşam havasında eriyip gidiyor, kafasında belirsiz bir uğultu halinde tozlaşıp kalıyordu.” (Odadaki, s:10)

Bazen, “Tozlu bir taşra kasabasının uykulu, sert gerçeklerinden oynak alevler saçan bir top yaratabilir” (Oyun, s:92), bazen de, “Ta ötelerdeki düzlükleri çevreleyen tepelerden kopup gelen rüzgarlar her şeyi ince bir toz tabakasıyla kaplardı” (Tuba, s:100) diyerek ‘tozlandırır’ öyküyü.
Toz, siz onun farkına varmazsanız, hayatlarınızı örter Hep savaşmanız gerekir. Toz olup havaya karışmamak için. “Onun bitmez tükenmez çabaları olmasaydı biz çoktan dağılır, toz olur, havaya karışırdık.” (Leylak Dalları, s:123)

Kırmızı perdelerin güneş vurduğunda odaya  tuğla rengi tozlar salmasından, tozların yavaş yavaş odayı doldurmasından, birikip birikip yatağına dek ulaşabilecek olmasından ürken ihtiyar adama gözlerini hemen kapattıran…(İhtiyar Adam ve Küçük Kız); açık pencerelerden evlere giren, gittikçe büyüyen kümeler oluşturan kavak tozları… (Kavak Dölü); iş hanının lambalarındaki tozlar… (Işıklı Pencereler)  Durmadan çoğalan tozlar. Kimi öykü kişileri bir şekilde uzaklaşıp kurtuluyor bu tozlardan, döküntülerden. Kimilerini ise, bunlara gömülmek üzereyken bırakıp, yanlarından ayrılıyoruz.

Sonları hakkında sanki görünmez bir ipucu veriyor bize yazar. Bu ince tozların eskittiği kadınlar, ihtiyarlar. Bir de yaşamla aralarındaki kapının kapandığı insanlar. Onlar artık tozlu yaşamlarına gömülüyor. Kadın, yatalak kocasının yattığı odanın kapısını kapatıyor, kocası açık tutmasını istese de. Emine, yaşlı halasının yattığı odanın kapısını kapatıyor. Gelin, yaşlı ve hasta kayın pederinin odasının kapısını kapatarak onun evdeki varlığını unutmayı yeğliyor. Yaşamın canlı, olağan akışına gölge düşürmemek, kendi içlerindeki yaşama sevincini diri tutabilmek için.

Yalnızlık…

Kitabın sondan ikinci öyküsü Haziran’da, “İyi değil yalnızlık…” diyen yazar, bu ilk kitaptaki öykülerde ‘bir şekilde’ yalnız kalmış insanların yanında. Onları yazarak, yalnız olmadıklarını anlatmak istemiş sanki. Yalnız ya da yalnızlığı seçmiş kadınların (Anne, Kavak Dölü, Işıklı Pencereler, Ceviz Ağacına Kar Yağdı), hasta adamların(Odadaki; İhtiyar Adam ve Küçük Kız, Işıklı Pencereler) öyküleri, çocuklarınkiyle iç içe geçmiş kitapta. Aslında hepsinin babaları vardır, ama onlara anneleri bakar. “Tabii bir de babası vardı Nedime’nin. Daha önce söylemeyi unutmuşum, ama vardı. Her çocuğun bir babası vardır.” (Kent Kırgını, s:56)

Öykülerdeki anneler, emekçi kadınlar. Tozlu işhanlarına bitirdikleri işleri götüren. Oralardan dönerken, kısacık bir zaman için de olsa hayatın coşkulu akışına katılmak arzusuna kapılan anneler (Işıklı Pencereler). Kocaları yatalak hasta ya da iş için uzaklara gitmiş bu kadınlar, çocuklarına yalnız bakmak zorunda kalmış. Omuzlarındaki yük ağır. Bir akşam işten eve döndüğünde, büyümüş büyümüş, kahırdan daralmış yüzünü aşmış gözlerinde saklamayı beceremediği bir garip alevin oynaştığı (anne) kadınlar… Bu kadınlar hem silinmek istenir sanki hayatın sayfalarından, ama hem de kendilerini iyice yazmak isterler oraya.

Umut yeşerir köhneleşmiş dünyalarının bir yerinden mutlaka. Bu umut rastlantıyla filizlenmez. Nedensiz belirmez. Gecenin bir vaktinde evlerin – sahur için yanan, bir anlık da olsa başka insanlara uzanmasına olanak tanıyan- ışıklarından da doğmaz. Bitişik dairede, sönük bir masa lambasının ışığında işini yetiştirmeye çalışan gömlekçinin ‘emeğinde’ var olur umut. Yaşlı adam, beş çocuğuna ve hastalıklı karısına bakabilmek için böyle sabahlara dek çalışmaktadır. Ona çay demleyip götürmeye karar verir Selime. Hatta akşama börek de yapacaktır. Sobasının söndüğünü, üşüdüğünü düşündüğü bu komşuya gitmeye karar verir. Birilerinin hakkında kötü düşüneceği aklına geldiğinde,  omuz silker. Kendini daha özgür ve güçlü hissederek…

Çünkü Selime, Tanrı’nın varlığının hiçbir şeyi bütünlemediğini görür. Kocası Rahmi, iş için de olsa uzaklara gitmiştir. Yapayalnız yaşama savaşı veren Selime’ye göre, üstelik Tanrı’ya inanan Selime’ye göre,   “Güçsüzdü Tanrı. O da tıpkı Rahmi gibi, Selime’nin hayatına hiç karışmadan, onu, iki oğan çocuğu, Büyük Mısırlı Han’ın yaşama sevincini solduran tozlu lambaları, pis kokuları; trikoları teslim alırken ya da parasını öderken, gök mavisi gözlerine tutkulu bir bakış kondurduğunu sanan köse Yahudi’yle kendi haline bırakıyor,uzaklarda tek başına varlığını sürdürüyordu.”

Ve yine ‘Işıklı Pencereler’in Selime’si, hayatın yükünü taşımayı, çürümeye yeğler. “Hayır, sigorta şirketlerine genel müdür olmaya, maroken koltuklarda oturup hoş kokulu amerikan sigaraları içmeye bile değmezdi doğrusu. Haftanın altı gününü, sabahtan akşama dek, içinde ancak kaçak mallar saklanabilecek penceresiz odalar, cinayet işlemeye elverişli karanlık köşelerle dolu böyle bir yapıda geçirecek olduktan sonra…”

Ceviz Ağacına Kar Yağdı adlı öyküde, “Günün birinde kalabalığı silkelemekten ve tek başıma kalmaktan başka bir isteğim olmadığını anlayıverdim.” diyen, evini terk etmiş, bahçesinde güvenle yükselen ceviz ağacına yaslanmış yalnız bir kadın var. Bu kadına, evini neden terk ettiğini sorar, onu yeni-ama aslında cilasız tahtalarıyla çok eski olan- evinde ziyeret eden iki çocuğuyla kocası. “Çünkü,” der kadın, “Çünkü çok kalabalıktınız. Evde, sokaklarda, dükkanlarda, dolaplarda…”

Yine de yaptığı şeyin ‘kaçmak’ olduğunu, bunu da cesaret olarak adlandırmanın doğru olmadığını düşünür. Konuştuğu küçük komşu kızına, “Kaçmak, zavallı, önemsiz bir şeydir” der öykünün sonuna doğru. Asıl yapması gereken, kurduğu hayatı değiştirmektir, o hayattan kaçmak değil. Hem zaten ceviz ağacı da, önce yağmur altında uzaklaşmış, sonra her şeyi örtercesine yağan karın altında kaybolmuş, görünmez olmuştur.

Öyküde betimlemenin, dil zenginliğinin tadına varmak için, yalnızca bunun için bile okunmalı ‘Ceviz Ağacına Kar Yağdı’. “O gece kar durmaksızın yağdı. Kar, karanlık göğün tepesinden, karanlık, sulu, topraklara doğru, iri iri, beyaz beyaz ve ağır uzayan düşüşlerle yağdı. Önce parça parça düşüyorlardı; sonra bölündüler; tane tane ve daha sessiz, düşsü bir mırıltıyla indiler. Çukurları doldurdular, karanlığı ağdırdılar. Toprak ve geceyle birlikte yolların, ağaçların, beyaz evlerin kırmızı damlarını, sokak fenerlerinin külahlarını, elektrik tellerini kapladılar.” (s: 50)

Kaçmak, ama bazen yine de kaçınılmazdır Işıklı Pencereler’deki gibi. Zincirlerini kırmaktır biraz. İsyandır. Kalabalığa karışmaktır. Sokaklara çıkmaktır. “Kendini kapıp koyverdiği sıcak bir istekle doluydu: Kaçmak…” Çünkü yaşam zordur, ağırdır. Kaçmak, kurtulmak isteyeceğiniz kadar ağır. Size, insanlığınızı unutturacak kadar. “Analık, komşuluk, mahalle denen kısacık ipleri kopararak lacivert ve pırıl pırıl gökyüzünün altında, şu bıçak gibi kesen, soğuk ama tertemiz havada, işleri güçleri koşup eğlenmek, köpüklü biralarla sandviçler yemek olan kalabalığa karışmak, tıpkı onlar gibi dönüşü olmayan bir ırmağa kapılıp sürüklenmek, gidebildiği kadar gitmek… Kısaca insan olduğunu, yaşadığını duymak.”(Işıklı Pencereler, s:41)

Arayışa gelince… Arayış hep var. ‘Göç Zamanı’ tepeden tırnağa bir arayış öyküsü.
Evet, yalnız ama umutsuz değil Selçuk Baran’ın öykü kahramanları. Hep hayata karışmak için bir istek, olumsuz yaşam koşullarına bir başkaldırı ışığı taşıyorlar düşüncelerinde, davranışlarında. Bir akşam vakti, bitirdiği işi Mısırlı Hanı’na teslim etmiş eve dönerken, hayata karışmak için büyük bir istek duyan Selime gibi.

Renkler…

Selçuk Baran, renkli öykü dünyaları yaratıyor. Toza, yoksulluğa, renksizliğe renk sürüyor durmadan. Haziran’dan seçtiğimiz bir tutam rengi sunalım:
“Bal sarısı ıhlamur…” s: 82; “…kendi kahverengi akşamlarına mavilikler getiren, tozlu halılarına kırmızı gelincikler serpen bir el için bile…” s: 78; “Gözbebeklerinde mavi bir ateş titrer…” s: 82; “Mavinin akılalmaz solgunluğu…” s: 75; “Koltuk, kanepe bolluğundan morarmış evler…” s: 68; “Kahverengi, yırtıcı bakışlar…” s: 68; “Gelincik kırmızısı bir lastik top gibi…”(Zambaklı Adam,  s: 66); “Morumsu bir pembeliği vardır, içinde boz pırıltılar seçilir.” (Kent Kırgını, s:59);

“…güneşin çıplak, beyaz, kör eden ışığında renklere bulandı toprak, ölü bir ejderhanın derisi gibi ışıl ışıl yandı.” (Kent Kırgını , s: 55); “Tozlu bir taşra kasabasının uykulu, sert gerçeklerinden oynak alevler saçan bir top yaratabilir.” (Oyun, s:92); “Kırmızı, mavi, sarı, yeşil billurlar, üzerinde güller, kasımpatıları, karanfiller, çeşitli biçimlerde yapraklar çizili porselenler, akla gelebilen her türlü rengin…”(Kent Kırgını,  s:54); “Perdenin yeşili koyulaştı çoktan. Bir durgun suyun dibine dönüştü.” (Leylak Dalları, s:124); “Yeşil etekli, pembe hırkalı bir kadıncağız. Soluk, külrengi ipekten bir de başörtüsü vardı.” (Kent Kırgını, s:54)
Renklerin içindeyse, ‘pembe’nin bambaşka bir yeri var. Ayrı bir başlığı hak edecek kadar.

Pembe…

‘Toz’ kadar ‘pembe’ ile de sık karşılaşıyoruz öykülerde. Umudun, yaşamın güzelliğinin, emeğin simgesidir sanki pembe. Bir de çiçekler, yapraklar. Ihlamur çiçekleri, bir tabağın kıyısındaki yaban gülü, bir örgünün durmadan çoğalan yaprak, çiçek motifleri benzersiz güzellikler sergiler. Anıları çağrıştırır, renksiz, tekdüze yaşamlara renk sürer, bir sihirli değnek dokunmuş gibi yaşamı güzelleştiriverirler. O boz yaban gülünü çizip boyayan ustayı düşünür tabağı kıran.

Gizlenmiş güzellikte, adamın yapıtına koyduğu kişiliğini, sevgisini görür (Kent Kırgını). Bazen sehpaların üzerinde duran, ebruli pembe ipekle çiçekleri, yeşil yaprakları tam bir yılda işlenmiş örtülerin rengindedir yaşama sevgisi. Bazen bir kadının, kocasının sevdiği gibi çilek pembesi renkte dantellerle bezeli bir elbisedir. Sevinç kimi kez bir marangoza karısının İstanbul’dan hediye getirdiği file gömlektedir. Derinliği olmayan hayatını birden gözüne sokar manifaturacının.(Dükkanın Önü). Oduncunun inip kalkan baltasında, terinde, emeğinde saklıdır. Bir emekli bu sevinci orada görür, alıp hayatına katar. Hiçbir iş yapmayan, hızla gevşeyip çürüyen bedeni canlanmak ister. Eline baltayı alıp odun yarmaya kalkışır.

Pembe renkli umutlar sürüyor Selçuk Baran nesnelere. Artık sokağa karşı duyarsız hasta adamlara beyaz çarşaflı pembe yorganlar örtüyor (Odadaki). Şişlere pembe yünler takıyor. Pembe evin gelinine lizöz örüyor küçük, beyaz evin kadını bu iplerle. Yüzlere pembe utançlar sürüp (kırmızı değil,) kocalarını seven kadınlara çilek pembesi elbiseler yakıştırıyor. Yaşam sevincini koyuyor pembeye ve sokaklara.

“Birden gittikçe koyulaşan, neredeyse kararan yeşillerin arasında bir pembelik gördü. Yosunlu bir gölün derinliklerinden vuruyor gibiydi”( Haziran, s:139)
“Pembelikler genişledi, genişledi dağıldı… Dünya kocaman pembe bir top oldu. Ve Nuri’nin avuçlarından sıyrılıp boşluğa doğru fırladı.” (Haziran, s:139)

“Pek ölgün, pek kayıtsız bir pembelikti bu amabulutların yeryüzüne saldığı karamsarlığa başkaldırarak her yanı büyülü bir renge boyuyordu.”( Haziran, s:138)
“Pembe değil ha? Demek öyle sanıyorsun. Bence pembe olmaması için hiçbir neden yok. Güneş ışığında açıp güneş ışığında kurumuyor mu bunlar? Elbette güneşin yedi renginden biri kalır üzerlerinde. Bak şu da mor işte. Gel de inkar et. G.Z -82

“Kırmızı çiçekli perdeden, sarımsı tozlarla yaldızlanmış pembe, iç açıcı bir aydınlık doluyordu içeri.” Analar ve Oğullar.S. 100
Öyküleri birbirine bağlayan pembeler, tozlar… Hayatları da bağlar, örter.
 “Annem biz evde yokken bir şeyleri yeniliyor durmadaksızın. Bir duvar birden pembe oluveriyor.” ( Leylak Dalları, s:122)

“Pembelik genişledi, genişledi, dağıldı. Dünya pembe bir top oldu.” (Haziran, s:138)
Ama git gide pembe bir umut olmaktan çıkmaya başlar. 1970’ten sonra yazılan öykülerde umut pembeye gizlenecek kadar yakın değildir artık. “Leylaklar çoktan solmuşlardı.” Bahçede açan ‘kimileri ak, kimileri pembe sarmaşık gülleri’… Çimenlerin arasında ‘sarılı pembeli yonca çiçekleri’ birbirlerine küskün dururlar. “Ne yazık!” (s:142) Bu yüzden Saatler’in öykü kahramanı, evini bırakıp gitmiş kadın, “…pembe bir gömleği kurusun diye rüzgarlara karşı asacağımı…

Hiç sanmıyorum. Geçmişte kalanlar tekrarlanamaz bundan böyle.” der. Aynı öyküde bir duvardan söz eder. “üzerinde ne bir sıva döküntüsü, ne bir sarmaşık izi olmadan… Sanki tam dibinden bir gölge gibi sessizce geçilip gidilsin diye… Önünde gözleri bağlı bir takım adamlar kurşunlansın ya da cehennem gürültüleriyle bir anda ufalanıp tepemize insin diye…”( Saatler, s:130)

1970-72 arasında yazılanlar, sığınaklara çekilir gibi evlerine çekilen ve olan biteni görmezden gelmeyi yeğleyenlerin, o dönemin öyküleri. Karanlıklar geceler bilinmezlerle dolu. Güvenli ev içlerine çekilenler çürüyor. “Ama yeterince yaşanmadan da ölünmüyor ki…”gibi cümleler kuruyorlar(s:146). Ya intihar ediyorlar, ya da evden çıkıp gidiyorlar. Dışarısı bilinmezlerle dolu. Patlamalar duyuluyor. Ve “Apartman dizileri, o kocaman kör gözlü karanlıklar olup biteni inatla gizliyordu.” (Bir Yabancı,s:146)

Hüzün alabildiğine. Ama yazar, hüznün bir çözüm olmadığının da altını çiziyor.
“Bakın artık hüzün hiçbir şeyi çözümlemez. Tıpkı karanfiller gibi. Öyle eskidi ki hüzün, artık kullanmayın. Hüzün yerine öfkeyi salık verebilirim. Ya da gülmeyi deneyin” (Bir Yabancı, s:144). Eve gelen genç yabancı gencin söylediği bu sözlerle ‘Haziran’ sona eriyor.

Kurgu, dil ve renk ustası bir yazarın, en soluk, renksiz yaşamları bile önümüze hayata yakışır bir canlılıkla sunduğu eşsiz, benzersiz öyküler… Okudukça görüyoruz ki, hayat yazılmaya değer.

Selçuk Baran’ın hiçbir çabanın, hiçbir vurdumduymazlığın, hiçbir  baskının örtemediği öykülerini; öylece akıp gittiğini sandığımız hayatlarımızı yeniden gözden geçirmemize neden olacak öykülerini okumak gerek. Hala okumadıysak, hemen. Okuduysak, renklerin solmaya, rüzgarların esmeye, tozların uçuşmaya başladığı bu sonbahar günlerinde bir kez daha, yeniden…

İyi okumalar diliyoruz.

Mesaj Yazabilirsiniz

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır


*